Eksik

Orta yaşlı ev sahibesini selâmlayıp odasına giden merdivenlere yöneldi doğruca. Kadın; ayarsız sürdüğü kırmızı boyalı, ince dudaklarını büzdü ve ‘‘Hoş geldin’’ diye karşılık verdi o koşar adım çıkarken, ‘‘öğlen yemeğini kaçırdın, akşamı bekleyeceksin ya da birkaç sente hemen şimdi yiyebilirsin’’. ‘‘Nezâketiniz için teşekkür ederim Bayan Puru-ushkinu, gereği yok’’ dedi. Yemekle arası hiçbir zaman çok iyi olmamıştı zâten. Tek öğün yetiyordu.  Ne ince dudaklarına ne ağzından çıkan her bir kelimenin samimiyetsizliğini besleyen sesine ne yüzündeki ebleh ifâdeye gereksiz kibir katan aşırı kalkık burnuna ne de bir kedide itici durmayan gözlerine tahammülü yoktu. Birkaç sefer evde elbisesini çıkarmış içlikleriyle dolaşırken karşılaştı -ki korseyle sıktığı ince belinin altında sarkan küçük göbeği, olmayan göğüslerinin yerini doldurduğu o garip şeyler, geniş basenleri ve kalın ayak bilekleriyle görsel bir işkenceydi. Ne çok inceledi, bu tiksintiyi biriktirene dek… Ne çok kullandı tiksintiyi… Artık durum başkaydı. Başka biri vardı. Tiksinmediği biri. İlgisini tiksintiden dağıtan biri… Merâk ediyordu. Onu mu? Tam olarak değil. Ne düşündüğü, ne hissettiği, ne yaşadığı umurunda değildi. Pencerenin önündeki sandalyeye oturdu. Tülü açtı. İnsanları kokularıyla kodluyordu ve onun kokusunu duymuyordu. Belki ondan da tiksinirdi. Ama tiksinti kokusunu kolay ele verirdi. Bayan Puru-ushkinu; geçtiği her bir avucun teri sinmiş, yıpranmış bir kâğıt para gibi kokardı meselâ. İstediği parfümü kullansın, esas kokusu kazanır. Tüccar olan Bay Cincy, kış aylarında kasabaya çöken sisin sinir bozucu kokusunu unutturmazdı. Çayevinin sâhipleri Bay ve Bayan Cooshbayinly’lerse dedikodunun küf kokusunu taşırlardı. Benzer insanlar, benzer kokarlar. Kiminde kokular karışır; fakat, mutlaka biri ağır basar. Güzel kokular da vardır. Güzel insanlar, güzel kokar. Babası ıhlamur çiçeği kokardı… Merhametli, sabırlı, güçlü bir adamdı. Annesinin kokusu ıtır çiçeğiydi. Neşeli, hareketli, tutkulu bir kadındı. Birbirlerine sarıldıklarında huzurun da bir kokusu olduğu anlaşılırdı. Şimdi gözlerini, gökyüzünden sokağa çevirdi. Çilek kokan minik komşusu, elma kokan annesi Bayan Heart’la birlikte yürüyordu. Papatya kokan Bayan Daisy’nin dükkânına yöneldiler. Gülümsedi ve içeri girene kadar onları izledi. Küçük hanımı yakın zamanda cici kıyafetleriyle görürdü. Eli cebine gitti, saate baktı. Yarım saat bile geçmemişti. Kapağına işlenmiş iki harfi sevdi. Tülü çekti. Ayağa kalktı ve kapısını kilitledi. Giysileriyle sırtüstü uzandı yatağa. Başlığa asılı küçük eşarbı aldı ve gözlerini örttü. Sol elini yana bıraktı. Sağ elini kalbinin üzerine koydu. ‘Bir, iki, üç…’ Henüz değil. ‘Bir, iki, üç!’ Derin bir nefes al. ‘Bir, iki, üç…’ Sâkin… ‘Bir. İki. Üç.’ 

– Avuçlarına yağmur değsin, tatlım.

– Anne?

– Hadi gökyüzüne bak!

– Baba?

– Evet, işte böyle…

Yaz yağmuruydu. Çıplak ayakları sıcak toprak üzerindeydi. Kollarını açmış, yüzünü gökyüzüne çevirmişti. Gözlerini kapadı. Kokluyordu. Huzur… Hayır. Hayır, gözlerini aç. Onları daha fazla görmelisin. Anne ve babana bak. Babası koşarak annesini kucakladı. Annesi gülüyordu, sonra dönüp babasına sarıldı. Koş! Koştu ve o da sarıldı. Damlalar irileşti, daha sık düşmeye başladı. Kokladı. Yağmur da güzel kokar.

Gözlerini açtı. Doğruldu. Eşarbı başlığa geri astı. İç çekti. Odaya boş boş göz gezdirdi. Dudağını ısırdı ve ağlamaya başladı. Ayağa kalktı. Yatağını düzeltti. Hâlâ ağlıyordu. Biraz su getirdi ve yüzünü yıkadı. Komodinin üzerinden fırçayı aldı. Saçlarını açtı ve yatağın kenarına oturup taradı. Sonra tekrar topladı. Bu defâ aynayı aldı. Kaşlarını parmak uçlarıyla gezdi. Sol gözüne batan o kirpik uzamıştı yine, çekti. Bırakırken arkasına işlenmiş iki harfi sevdi. Kapıdan girişte sağda duran sehpanın üzerine bıraktığı eldivenlerini, şapka ve çantasını aldı. Hazırdı. Anahtarı çevirip kapıyı açtı. Ardından kilitlemezdi. Bayan Puru-ushkinu hiçbir yere ayrılmazdı ve cebinden tek sent çıkaracak herhangi bir durumu göze alamazdı. Diğer odalarda kalan iki genç de güzel kokuyorlardı. 

Ender bir güneşli sonbahar günüydü. Bayan Heart ve minik komşusu henüz çıkıyorlardı. Gülümseyerek selâm verdi. 

– Alışveriş mi yaptınız, küçük hanım?

– Evet, Aura, mutlaka görmelisin.

– Hmm, eminim çok yakışmıştır.

– Aslında yarın akşam yemeğinde konuğumuz olmanızı çok isteriz, Bayan Flore. Hem Lizzy’nin yeni elbisesi hakkında fikrinizi de öğreniriz…

– Çok zarifsiniz, Bayan Heart, fakat ben…

– Hadi, Aura, lütfen gel…

– Lizzy, tatlım… Müsâade eder misin?

– Bayan Heart, ben zahmet vermek istemem…

– Aaa, Bayan Flore, reddederseniz kırılırım asıl. Hem Bay Agnus da dâvetli. Biliyorsunuz yeni geldi ve kimseyi tanımıyor. İyi komşular olduğumuzu göstermeliyiz.

Bu haberle teklif câzipleşmişti. Aynı masada yemek yiyecek, aynı odada vâkit geçirecekti; belki kokusunu duyabilirdi. 

– Elae de geliyor Aura, gelmek zorundasın!

– Lizzy, tatlım… Lütfen. Bay Agnus’u da çok sevdi. Yarın akşam için heyecanlanıyor…

– Lütfeeen… Lütfen. Lütfen!

– Lizzy! Bayan Flore, siz ve Bayan Daisy dışında kimseyi çağırmadım. Anlarsınız… Önce iyi komşuları tanısın istedim…

Gülümsedi. Ne merâkını ne Lizzy’i ne de Bayan Heart’ı kırmasının âlemi yoktu, değil mi?

– Peki, Bayan Heart, öyleyse yarın akşam görüşmek üzere…

Yanlarından ayrıldı. Birkaç adım atmıştı ki geri döndü ve kapısını kilitlemek üzere olan Bayan Daisy’e seslendi.

– Çok özür dilerim, Bayan Daisy, biliyorum kapatıyordunuz ama çok kısa sürer. Söz veriyorum…

                                   ****

– Aura! Aura!

– Anne?

– Buradayım, tatlım.

Görünen tek ağacın gölgesinde oturuyordu. 

– Gel hadi.

– Babam nerede?

– Yukarı bak, Aura! 

– Baba?

– Portakal topluyordum.

– Portakal ağacı mı?

– Evet, tatlım. 

– Bu kadar büyük olur mu? Kitapta böyle değildi…

Annesi gülümsedi. Küçük bir sepetle ağaçtan indi, babası. 

– Bu bir rüyâ.

Sepetten bir portakal aldı,

– Bu kadar büyük portakal da olmuyor…

O sepete nasıl sığar ki…

– Bu kadar küçük bir sepete onlarcası da sığmıyor. 

Babası da gülümsedi. 

– Otursana tatlım, portakal ye.

Portakal dilimini aldı. Elinde tutuyor, anne ve babasını inceliyordu. Gözünü dahi kırpma!

– Gerçekte böylesi de tadılmıyor.

– Baba, ilk kez berrak görüyorum. Sesiniz yakın… Kokunuzu duyuyorum. Renkler…

– Kalbini aç, tatlım.

Annesi, yanağını sevdi. Aura; elini avcunun içine aldı, dudaklarına götürdü ve annesinin avcunun içini öptü. Farklı bir koku aldı. Annesinin avcunun içinde küçük, sarı bir çiçek açtı.

– Nedir bu?

– İğde çiçeği.

– Korkma…

– Kalbini ferah tut, portakal çiçeğim.

O zamandan beri ilk huzurlu uykusuydu. Gözlerini açtığında iğde çiçeğinin kokusu hâlâ burnundaydı. Gülümsedi. Gerindi. Sonra bir çırpıda kalktı yataktan. Perdeyi de camı da açtı. Pencerenin önündeki güvercinler uçtu. Arkalarından baktı. Gülümsemeye devâm etti. Banyoya gitti ve kahvaltı için hazırlandı. Bayan Puru-ushkinu’yla göz göze gelmedi. Gençlerin sabah muhabbetine rüyâdan kalma tebessümü ve küçük şakalarla eşlik etti. Ev sahibesinin masayı toplamasına, bulaşıkları yıkamasına yardım etti. Yâlnız dinledi onu; yine anlamadı. Anlamamaktan memnundu. Para bulmak ona göre değildi ya da kimin ne kadar kazandığı… Odasına geri çıktığında küçük kitaplığından Bay Caskeenbooroon’un My Nose Can’t Be Wrong or I’ll Cut It Off*’unu açtı ve iğde çiçeğini buldu. Yazarın kendi ukâlâlığını tî’ye alarak yazdığı satırlar, doğru bir akıl için çizim yeteneğini gözden kaçırmaya sebep olamazdı. Tıpkı rüyâsında gördüğü gibi… Kitaplarla vâkit durmak bilmiyordu. Saatine baktı. Kapağına işlenmiş iki harfi sevdi. Önceden gidip hem Lizzy’nin gönlünü almak hem de Bayan Heart’a yardım edebilmek niyetindeydi. Yeni elbisesini giydi. Bu akşam için almıştı. Fazla geldi. İstemedi. Koyu zümrüt yeşili elbisesini aldı askıdan. Küpelerini çıkarıp kutuya geri koydu. Topuzunu açtı. Elbisesini değiştirdikten sonra dağınık örgüsünü sağ omzundan önüne bıraktı. Şimdi oldu: Sâde, zarif, özgür. 

Kapıyı şeftali kokan Bay Heart açtı.

– Merhaba, Bayan Flore, buyurun lütfen.

– Merhaba, Bay Heart, teşekkür ederim… Bayan Heart’a yardım edebilirim diye düşündüm, erken geldim.

– Aslında Bay Agnus ve Bayan Daisy burada, son gelen siz olduğunuza göre erken sayılmaz.

– Öyle mi? Haklısınız, sanırım geç bile sayılır bu durumda. Üzgünüm.

– Yoo, yoo… Üzülmeyin. Bay Agnus’un fikrini almak istediğim bir-iki tablom vardı… ve Bayan Daisy de sizin gibi yardım edebilmek düşüncesiyle gelmiş…

– Tablo?

– Bay Agnus bir ressamdır.

Uzun holu geçip salona doğru ilerlemişlerdi.

– Ben de resme merâk saldım bu aralar… Lizzy’le vâkit geçirmek için başlamıştık… Bay Agnus’tan teknik ve renk uyumuna dâir birkaç tüyo kapmak peşindeyim aslına bakarsanız…

– Bence tekniğiniz de renk seçimleriniz de özgün ve bu çok değerli, Bay Heart. 

– Motive ediyorsunuz, Bay Agnus. 

– Aura!

Lizzy koşarak geldi ve eteğinden çekip, Bay Agnus’un elinde bir bardak içecekle incelediği tabloların önüne getirdi onu da. Bay Heart, kızının heyecânını gülerek izledi.

– Bak bunu babamla yaptık.

– Oh, çok yeteneklisiniz, küçük hanım.

– Hoş geldiniz, Bayan Flore.

– Teşekkür ederim, Bay Agnus, siz de…

– Bak, bunu da ben kendim yaptım. Elae çok beğendi.

– Evet, süpeeer.

Bay Agnus ve Bay Heart güldü, Lizzy bu yorumdan çok mutlu oldu.

– Lizzy gibi söylediniz, Bayan Flore.

– Bay Agnus gibi hâkim değilim bu sanata ama benim gözümde kesinlikle ‘süpeeer’.

– Mâsum. 

– Efendim?

– Ben ‘mâsum’ diye yorumladım. Süper kılan bu; Lizzy’den başka kimse bilmeyecek tam olarak, herkes anlamayacak, belki ressamı bile unutacak ama o hep mâsum kalacak. Bir çocuk yaptı veyâ bir yetişkin yapıyor ama o, insanın yapamadığı şekilde ânı o insanda uyanan renklerle saklıyor.

– Bay Agnus, hiç böyle düşünmemiştim. 

– Herkesin renkleri vardır, Bay Heart. Herkes resim yapabilir.

– Genelleme yaptınız.

– Bir gerçek olduktan sonra genelleme olması önemli mi, Bayan Flore?

Bay Heart, eşi seslenince müsâade isteyerek ayrıldı odadan. Lizzy’nin dikkati boyalarındaydı çoktandır.

– Benim renklerim yok, Bay Agnus. Rüyâlardan âşinâlığım var, evet, ama renklerim yok. Hiç olmadı. Benim için kokular var. Anlar, olaylar, insanlar, duygular, düşünceler için kokular var… Ve ben sizin kokunuzu bilmiyorum.

– Beni koklamak mı istiyorsunuz, Bayan Flore?

Birbirlerini sîmâ olarak bilen ve ilk kez karşılıklı konuşan iki insan için durum gariplikte zirveydi. Buna zemin hazırlayan bizzat kendisi olduğundan toparlamak da ona düşüyordu. Hadi bakalım!

– Kokunuzu bilmek istiyorum, Bay Agnus. Güzel insanlardan mısınız yoksa tiksinçlerden mi, bilmek istiyorum. Sonuçta komşuyuz, değil mi…

Güldü, elindeki bardağı sehpanın üzerine bıraktı ve Aura’nın iri, kahverengi gözlerini yakaladı.

– Doğru… Ben sizin renginizi görebilirken, sizin benim kokumdan mahrûm kalmanız büyük haksızlık. En kısa zamanda telâfi etmek isterim…

Bay Heart berâberinde hanımlarla odaya döndü. 

– Bayan Flore, geldiğinizi duymadım. Bayan Daisy mutfakta bana yardım ediyordu. Umarım Bay Agnus’la sohbet imkânı bulmuşsunuzdur.

– Aslında nâzik dâvetiniz için size olduğu kadar samimi sohbeti için de Bayan Flore’a teşekkür etmem gerekir. Uzun zamandır bu kadar hoş vâkit geçirdiğimi hatırlamıyorum. Eminim kendisi çok iyi bir komşu olacak. Teşekkür ederim, hanımlar.

– Ooo, çok hoşsunuz Bay Agnus.

– Tam bir centilmensiniz genç adam.

Bay Heart resim yapan Lizzy’yle ilgileniyordu. Küçük hanımın dikkatleri üzerine çekmesi ne iyi olurdu şu an! Tam da şu an! Evet? Daha fazla çırpınmadı. Suskunlukla örtmeyi tercih etti. Gerçi uzun sürmedi. Bayan Heart’ın ‘siz de çok zarifsiniz’ iltifatının ardından Bayan Daisy muhteşem bir soru yöneltti.

– Dün aldığınız elbiseyi neden giymediniz?

Cevap veremedi.

– Potluk vardı ama kuşakla kapatabileceğinizi söylemiştiniz. Oh, Bayan Heart, şarap kırmızısı Bayan Flore’a çok yakıştı.

– Tabii ki yakışır. Ben de görmeyi çok isterim doğrusu…

Elae yine güldü. ‘Gıcık’ diye geçirdi aklından. Kabûl et, çok güzel gülüyor. ‘Sen sus’ dedi bana da. Kesinlikle çok güzel gülüyor. 

– Yeşilden sonra en sevdiğim renktir.

Diyerek sohbeti renkler üzerinden sürdürdü, renklerin beyefendisi. Lizzy resmini tamamlayamadan yemek odasına geçmek için hareketlendiler. Bayan Heart ve Bayan Daisy önden çıktılar. Bay Heart, Lizzy’i yemekten sonraya bırakması için iknâ etmeye çalışıyordu. Yanından geçerken Elae, omzu üzerinden eğildi ve ‘renkleri olmayan birine göre ‘süpeeer’’ dedi yavaşça. 

Yemekten sonra hanımlar masayı topladılar. Lizzy ve beyler salona dönerken, onlar Bayan Heart’a bulaşıklara yardım etmek için de ısrâr ettiler. Nihâyet salona geçtiklerinde eseri başında uyuyakalan Lizzy’i yatağına taşımış olan Bay Heart yalnızdı.

– Peki, Bay Agnus nerede, hayatım?

– Eve kadar gidip gelmesi gerektiğini söyledi. 

Suskunluğunu bozdu. Ertesi gün potluğu düzeltmesi için Bayan Daisy ile sözleşti. Elbisesini görmek içi Bayan Heart da Lizzy’le birlikte gelecekti. Kapı çalındı. Bay Heart hızlı adımlarla açmaya gitti. Elae, elinde dört küçük tabloyla dönmüştü. Tabloları tek tek hediye etti.

– Nâzik dâvetiniz, iyi misafirperverliğiniz, cömert iltifatlarınız ve samimi sohbetiniz için…

Odada üç Lizzy daha var gibiydi; tabloları inceliyor, takdir ve minnetlerini dillendiriyorlardı. O ise henüz bakmamıştı bile. Elae yanına geldi, tabloyu tuttuğu elini de eliyle kavrayarak Aura’nın göz hizasına getirdi ve bakmasını istedi. Masmavi bir gökyüzü altında, yemyeşil bir zeminde tek, büyük bir portakal ağacı vardı.

– Renkleri görüyor musun?

– Evet…

– Portakallar gerçekte bu kadar büyük olmaz. Ama bu bir ‘Rüyâ’.

– Öyle olmalı…

– Senin kokun portakal çiçeği. Benim kokumu duyuyor musun şimdi?

– İğde çiçeği…

– Evet, Aura. Bana güven… Bu gerçek. Rengini öğrenmek ister misin?

*Bay Caskeenbooroon’un My Nose Can’t Be Wrong or I’ll Cut It Off‘u Türkçeye Yanılıyor Olamaz Burnum; Yoksa Keser Atarım olarak çevrilmiş; lâkin hak ettiği değer ve ilgiyi göremediğinden adının çevrildiğiyle kalmıştır.

Eşek ile At Sineği

​Az önce çektiğim fotoğrafı paylaşıyordum. “Ruhunuzdan daha temiz… 😏” Mesaj yerine gidecekti emindim. Tatmin olmuş gülümserken bir el dokundu omzuma. “Otur hele” dedi. “Anlamadım, amca?” “Otur hele” dedi, kaldırımı göstererek. “Pistir amca, orası… Hem ben gidiyordum…” dedim. “Otur lan, iki dakika!” diye ısrâr etti hiddetlenerek. Baktım sokak tenhâ, amca da deli tırsa tırsa oturdum. “İyi dinle, eşşoleşek” diye başladı: 

“Uzak köyün birinde bir adamın iki tâne eşeği varmış. Bu iki eşeğin bir yavrusu olmuş. Anne eşek, yavru eşeği ‘At oğlum benim, rüzgârdan hızlı yavrum benim!’ diye severmiş. Baba eşek, anne eşeği her defâsında ’At denmez eşeğe!’ diye uyarsa da Çirkin Ördek Yavrusu’nu elinden bırakmayan anne eşek ‘Benim oğlum at olacak büyüyünce!’ diye çıkışırmış. Yavru eşek de baba eşeği duymazdan gelir, anne eşeğin kibrini okşayan sözleriyle şişinir de şişinirmiş. Sâhipleri olan adamcağız ise çok merhametli olduğundan yavru eşeği çalıştırmaz; anne eşek ile baba eşeği de çok yormak istemezmiş. Baba eşek minnet duyarken anne eşek yine de şikâyet edermiş.

Bir gün bir pislik sineği böbürlenirken yavru eşeği görmüş ve kendi kendine ‘Rahat rahat kafalarım ben bu kibirli miniği. Hazır yer içerim hem… Var mı hazırdan güzeli!’ demiş. Yavru eşeğin peşine düşmüş. At olmakla kafayı bozduğunu anlamış. Eşek yine böyle kuşlara böbürlenirken, sinek eşeğin burnuna konuvermiş. Eşek, sineği görünce şaşırmış ve anırıvermiş. Bu sırada kuşlar fırsattan istifâde uçuvermiş. Sinekse eşeğin yüzündeki şapşal ifâdeyi görünce gülmemek için kendini zor tutmuş. Söze ‘Kusura bakma kardeş, ben bir at sineğiyim. Seni at zannettim de, burnuna konuverdim.’ diye başlamış ve eşeğin dikkatini çekmeyi başarmış… ‘Öyle mi…’ demiş eşek. ‘Atlarla bunca zaman geçirdikten sonra nasıl böyle bir hata yaparım ben! Kendim de çok şaşırdım doğrusu. Neyse… Tekrar özür dilerim, seni korkutmak istememiştim.’ diye devâm etmiş sinek. ‘Dur, nereye? Gitme, misâfirim ol.’ diye atılmış eşek. Sinek çekingenliğe vurmuş işi ve ‘Bilmem ki; rahatsız etmeyeyim…’ demiş. Eşek kaçırmak istememiş fırsatı ve annesinin de onunla tanışmak isteyeceğine sineği iknâ etmiş. 

Sinek ile eşek yola koyulmuşlar. Baba eşek, ihtiyar sahipleriyle pazara çıkmış. Anne eşek ise ahırda koyunlara hava atmaktaymış. Sinek bunu görünce ‘Ailecek görgüsüz bunlar… İşim kolay…’ diye içinden geçirmiş ve anneyi hemen kafalamış. ‘Eşek kardeş kimdir bu güzel ve genç hanım?’ diye yüksek sesle sormuş. Kendi havasıyla başı dönen anne eşeğin kulakları sorunun geldiği yöne götürmüş onu. Koyunlar kurtulduklarına, sinekse oltasına takılana sevinmiş. ‘Gözleri iyi gören bu değerli arkadaşın da kim, at oğlum benim?’ diye sormuş anne eşek. ‘Atlara dâir engin bilgisi olan “wise” ve “trustworthy” çok değerli bir “friend” “anneciğim”. Altı dakika otuz beş saniye önce tanıştık ama acayip kaynaştık “aşkım annem”.’ diye tanıtmış sineği, eşek. ‘Ne kadar özel bir ilişkiniz var. Anne-oğul çok yakın olmalısınız birbirinize. Çok özendim doğrusu… Bu arada İngilizcen de “very good” “dostum”. ’ diye yağlamaya devam etmiş sinek. ‘Demek sizin de İngilizceniz var, sinek oğlum.’ ‘Eşek “brother” kadar olmasa da eh…’ Karşılıklı yağlamalar dakikalarca sürmüş o kadar ki çeneleri ağrımaya başlayınca işâretlerle devam etmişler.

“Çekingen” misafirimizle baba eşek de tanışmış; ama pek memnun olmamış. Yine de anne eşek ile yavru eşeğe ders vermek istemiş ve susmayı tercih etmiş. Sinekle ilk gün pek bir hoş geçmiş. İkinci ve üçüncü günler de öyleymiş. Baba eşek susmaya devâm etmiş. Derken misâfirliğin haftası dolmuş ve bir hafta diğerini tâkip eder olmuş. Bir ay olmuş, baba eşek susmuş. İkinci ay da sona ermiş, baba eşeğin sinirleri sineği gizlice pislik yerken görmesiyle hepten gerilmiş. Üçüncü ayın başında, baba eşeğin aklına bir fikir gelmiş. Hem sineğin maskesini düşürecek hem de anne – oğlun havasını söndürecekmiş. 

Herkes yemeğe hazırlanırken baba eşek ortalarda yokmuş. Gerçi diğerleri de konuşmaktan yemeğe henüz başlayamamış. Sonra bir kişneme duyulmuş ve sineği bir telâş sarmış. Baba eşek, onları dışarıya çağırmış. Sinek, duymamış gibi yapmış. Oğul eşek ısrarla çağırmış ve sinek gitmeye mecbur kalmış. Giderken de on saniye içinde aklına kurnazca bir fikir gelivermiş; ne de olsa tek ayaküstünde kırk yalan uydurmaya alışıkmış. 

Dışarıya çıkınca; yeleleri gür, gözlere ziyafet, bembeyaz bir at görmüşler. Gözlerini kırpmak dahi istememişler. Baba eşek önce boğazını temizlemiş, sonra arkadaşını tanıtmış: ‘Bu benim arkadaşım Mâsum Asâület. Kendisi gördüğünüz gibi bir attır. Bugün beni kırmadı ve sizinle tanışmak için buralara kadar geldi. Eee… İşte bunlar da sana sözünü ettiğim anne eşek, oğul eşek ve de at sineği.’ Anne eşek araya girmiş: ‘Aa, Aa! Baba eşek, oldu mu şimdi… Benim oğlum at olma adayı yavru bir eşek. Lütfen, unutmayalım; yanlış tanıtmayalım…’ ‘Öyle mi… Tanıştığıma memnun oldum. Fakat affınıza sığınarak söylüyorum, daha önce ne böyle bir at adayı ne de böyle bir at sineği gördüm. Hayatta öğrenilecek o kadar çok şey var ki! Her gün hayret edecek bir şeylerle karşılaşıyorum. Bugün de siz varmışsınız kısmette.’ Ne “at sineği”nin ne de oğul eşeğin ağzını bıçak açmıyormuş. Anne eşekse susmak bilmiyormuş. Her nasılsa, bir yandan oğul eşeği övüyor, diğer yandan baba eşeği ve sâhibini şikâyet ederken de aynı anda sinekle ne kadar yakın olduklarını anlatarak atlarla aralarındaki “kuvvetli bağı” göstermeye çalışıyormuş. Sonunda baba eşek, başının ağrısına daha fazla dayanamadığı bir noktada at arkadaşına zamanın geldiğine dâir işareti vermiş. At, oğul eşeği ufak bir koşuya dâvet etmiş. Anne eşek, oğul eşeğin idmansız olduğunu yine uzunca bir açıkladıktan sonra hazırlıksız yakalanmalarına rağmen yine de ne kadar iyi bir fikir olduğunu söyleyerek teklifi oğlu adına kabul etmiş. 

At, eşeğin biraz daha önce başlamasına müsâade etmiş. Bu arada diğerleri de onları izlemekteymiş. Anne eşek, oğlu atı geçti diye böbürleniyormuş. Sonra at da koşmaya başlamış ve eşeği dili dışarıda, soluk soluğa kalmış şekilde geride bırakmış. Eşek bitişe varamadan yere yığılmış. Anne eşek ise hâlen oğluna tezahürat etmekteymiş. Sinek sesini dahi çıkarmıyormuş. At, tüm asâletiyle eşeklere ve sineğe dönmüş: ‘Ne eşekten at ne de pislik sineğinden at sineği olur. Ne kibrin ne de boş hayâllerin getirisi olur. En iyisi eşek eşekliğini, pislik sineği de sinekliğini bile; bile ki asâletin nallarını yemeye!’ Atın az önce koşarken bıraktığı sıcak pisliğe konan sinek, ata dönerek ‘Doğru, doğru… Haddini bilmek güzel. Yalnız yemek yarım kaldı; bize müsâade…’ demiş ve pislikten bir parça alarak ahıra doğru uçmuş.”

Dikkatli dinlediğime yemin ederim. Ama bir şey anlamadım. 

– Eee, yâni?

– Şimdi s*ktir git.

– Amca, bi’ düzgün konuş ama lütfen…

– S*ktir git lan! 

Gitmek işime geldi, uzaklaştım hızla. Sonra çok düşünmedim. Fakat her nasılsa acâyip net hatırlıyorum anlattığı masalımsı şeyi. Dunning-Kruger Sendromunu eşekli, sinekli kendi çapında çözmüş amca. Bir de ağzı bozuk olmayaydı iyiydi… 

Delinin Notu

“‘Bir kadın ağlıyorsa umursamazca; ya çok iyi bir yalancıdır gözlerini dahi kandırabilecek kadar ya da gerçekten kırılmış bir kalbi taşımaya mahkûmdur ömrünün sonuna kadar. Sen hangisisin?’

deyişin ve arkanı dönüp gidişin canlanıyor gözlerimin önünde defâlarca… Bana aslında hiçbir zaman inanmadın. Ben hep bir yalancıydım. O yüzden sevemedin. Onun için göremedin. Gitmeden gözlerimin içine bakabilecek kadar cesaretin olsaydı, seni de kandırabilirdim belki gözlerim gibi… Belki sen görebilirdin bu sefer gerçeği… Dedim ya, arkanı dönüp gidişin canlanıyor hâlâ gözlerimin önünde. ‘Gitme’ dememi mi bekledin? Deseydim, gitmeyecek miydin? 

Artık baksan da görebileceğin tek şey kırık kalbim, Sevgili Eşim…

Elvedâ.”

– Ne yazıyordun öyle?

– Bir not.

– Okuyabilir miyim?

– Hayır.

– Kime yazdın, onu söyle bari.

Gülümsedi.

– Akan suya.

Sayfayı koparıp top haline getirdi ve yanıbaşında piknik yaptıkları dereye attı. 

– Deli misin sen?

– Belki. Gerçi notu yazdıran kadar değil sanırım.

– Kim yazdırdı?

– Bilmem, bilseydim dereye atmazdım zâten. Ona yollardım.

– Üf, delisin sen ya! Seninle konuşan da kabahat!

– Konuşma o zaman not yaz. Ben öyle yaptım.

Notu yazdı. O da sayfayı koparıp yuvarladı ve dereye attı. 

– Niye attın?

– E, sen de öyle yaptın.

– İyi de ben buradayım!

O da notun arkasından atladı.

– Aaa, suya atladı deli!

Arkadaşları pikniği bırakıp onu sudan çıkarma telâşına düştü. İçlerinden biri uzun ve sağlam bir dal buldu. Notu yakalayınca tutundu uzatılan dala. Sudan çıkar çıkmaz notu açtı ama hayâl kırıklığına uğradı. 

– Mürekkep dağılmış.

– Boş ver onu. Bir şey yazmadım zâten. Al, şunları üstünü değiştir. Niye atlıyorsun suya?

Uzattığı giysileri alıp yanına koydu. Diyeceklerini merâk ediyorlardı.

– Ne yazmıştın? Ama dur söyleme, artık bir önemi yok. Okuyamadım nasılsa…

– ‘Deli, deli, deli’ yazmıştım. Gerçekten de delisin, az önce kanıtladın zaten.

– Konuşamadıklarını yazacaksın. Sen anlamamışsın ki. Dur, kağıt kalemi veriyim bir daha dene.

– Benim konuşamadığım bir şey yok. Gâyet açık ifâde edebiliyorum kendimi bence.

– Her insanın vardır. 

– Bâzı insanların vardır.

Birkaçı suskunluğunu bozdu.

– Benim var.

– Benim de.

– Evet, ya…

– Gördün mü?

– Bazı insanlar. Neyse, seninle tartışmak istemiyorum.

– Ben de. Kimseyle tartışmıyorum. Önceleri yalnız çevremdekilere söyleyemediklerimi yazıyordum. Şimdi duyduğum veya okuduğum olaylardaki tanımadığım insanların ağzından karşılarındaki insalara söylemek isteyebileceklerini düşünüp onları da yazıyorum. Aslında onlarınkini yüzlerine karşı söylemek daha rahat olurdu; yabancı oldukları için bir daha nerede göreceksin. Ama ben bilmediğim için tam olarak, onlarınkini suya atıyorum veya rüzgâra bırakıyorum.

– Sana ne ki başkalarından?

– Bir de bu tepkiyi onlardan da alabilirim tabi.

– Tanıdıklarınınkini ne yapıyorsun?

– Yutuyorum.

– Nasıl yani?

– Sayfayı defterden koparıp parça parça yutuyorum.

Zâten deli olduğundan emindiler ama sanırım yine de ondan bu kadarını beklemiyorlardı.

– Sana diyecek bir şey bulamıyorum. Not dahi yazamıyorum, yazabilsem inan yutması kolaydı.

Yalancı

“Aslâ iyi bir anne olamadı; ama yine de onu suçlayamam. Ben çok sıkılmıştım. O da sıkılmış olmalıydı.

‘Her gün aynıydı ve her gün de aynı. Her gün aynıydı ve her gün de aynı. Her gün aynıydı ve her gün de aynı…’ Aynı cümleyi okumaktan sıkıldınız mı? Ben, her günü aynı yaşadığımı anladığımda tam sekiz yaşındaydım. Anneme söylediğimde bana gülümsedi ve beni alnımdan öptü. İnanır mısınız ne zaman bu tür bir şeyi onunla paylaşsam aynı bakış ve aynı gülümsemeyle tam da aynı noktadan aynı ıslak öpücüğü alnıma konduruverirdi. Alnımın o noktasında ufak çaplı bir aşınma da fark etmedim değildi hani… 

Ben gerçekten de çok sıkılmıştım. Odama çıkarken kardeşimi aynı noktada yine bebeği ve çay takımıyla oynarken buldum ve ona şu aptalca soruyu yönelttim: Sen hiç sıkılmıyor musun? ‘Neden?’ diye karşılık verdi. Aslında bu da onun sürekli kullandığı kelimesiydi. Hattâ ezgili bir şekilde bağıra bağıra söylerdi bâzen, sırf beni sinir etmek için; aldırmazdım o ayrı… ‘Aynı şeyleri yaşamaktan tabii ki de!’ Şapşal, yüzüme baktı ve beni haklı çıkardı. Sorum aptalcaydı, annemle paylaşma düşüncesi de. Sinirlendim ve bu yeni bir şeydi. Yeni ve farklı bir his… Hoşuma gitti. Bir süre mutlu etti. Sonra her şey yine aynıydı. 

Nabız yoklamaya devam etmeliydim. Babam işten gelince sofra aynı düzenle kurulmuştu. Farklılık isteğimi aynı yere oturmayarak gösterdim. Babamın sandalyesine ondan önce davranıp yerleşiverdim. Herkesin ağzı açık kaldı. Annem derhâl yerime geçmemi söyledi. Ben oralı olmadım. Annem öfkelenir gibi oldu. Babamsa güldü ve anneme eliyle oturmasını işaret etti. Babamı da benim gibi farklılık isteyen biri olarak görebilirdim. Fakat bu kanı, algımı yanıltabilirdi. Neyse, acelem yoktu zâten daha sekiz yaşındaydım. Bu arada eşyâlarla sorunum yoktu. Eşyâların aynı olması rahatsız etmezdi beni eğer yaşananlar farklı olsaydı.

Yatma vâkti gelene kadar kendimi iyi hissettim. Odaya girince farklılık isteğim depreşti. Sırtüstü yatardım, yüzüstü yatmayı denedim. Of, kalbim daraldı sanki. Ben de hiç olmazsa odanın diğer tarafında yatayım bu defâ diye düşündüm. Kardeşimi iknâ etmenin bir yolu gelmişti bile aklıma. ‘Hişt! Aşağıda babamla oynadığımız oyuna katılmak ister misin?’ ‘Ne oyunu?’ ‘Babam sana anlatmadı mı?’ ‘Neyi?’ ‘Sen bilmiyorsun demek.’ ‘Neyi? Neyi?’ İşte merâkını uyandırmayı başarmıştım. İlk kez yalan söylüyordum ve bu da farklıydı. Bana kendimi güçlü hissettirdi  -ki en büyük yalan buymuş!! ‘Söylersem aramızda kalmalı. Babam bana kızar, bak. Sır tutabilir misin?’ ‘Sır ne?’ Saflığı sinirimi bozdu. Sanırım sinir de zamanla benim için farklı olmaktan çıkacaktı. ‘Yâni senden, benden başkası bilmeyecek.’ ‘Anneme söylemek yok mu?’ ‘Yok.’ ‘Babama?’ ‘Zâten ondan saklıyoruz ya!’ ‘Bebek’e söyleyebilir miyim?’ Kulak misâfiri riskini göze alamazdım. ‘Hayır, kimseye yok! Anlaştık mı?’ ‘Olur, ama yanlışlıkla unutursam?’ ‘Unutursan Bebek’ini alırım senden. Tamam mı?’ ‘Tamam değil.’ ‘Ama bak, o kadar büyük bir sır ki bu karşılığında Bebek’ini istemem haksızlık mı?’ Bebek; onun için o kadar değerliydi ki benim için değersiz olabileceğini düşünmedi, düşünmezdi de. ‘Anlaştık’ dedi kurnazca gülümseyerek. Çok yorucu bir pazarlık oldu. Zâten uykum da vardı. Yatakları değiştirdik “oyunun bir parçası” olarak. Benim ayaklar dışarıda kaldı tabi. Olsun, farklı ya! 

Yeni günde yeni şeyler deneyecektim elbette. Okula annemin ayakkabılarıyla gidecek, öğretmenin masasında oturacak, akşam da gazeteyi alıp sofra hazır olana kadar tuvalette vâkit geçirecektim. Farklılık arayışımın ikinci günü, ilk gününe göre daha yoğun ve zorluydu. İşler umduğum gibi sarpa sardı da ben o kadar eğlenmedim. Öncelikle anneme çaktırmadan parti ayakkabılarını almak ve dahası onlarla yürümeye çalışmak epey yorucuydu. Şu salak kızlar arasında istemeden sükse yapmıştım. Masasında oturmakta ısrar edinceyse Bayan Tactipchi tercihini beni müdürün odasına yollamaktan yana kullandı. Ayağa kalktığımda ayakkabılarımı fark eden öğretmenimin ağzı açık kalmıştı. Bense umursamaz tavrımla Müdür Cooklagick’ın odasının yolunu tuttum. Ayağımdaki mevcut ayakkabılar odaya varış süremi ikiye katladı tabi. 

Anlayacağınız gibi gidişat pek parlak değildi. Cezâ aldım; ama henüz durmaya niyetim yoktu. Evdeyse babam sıkışıp da pantolonuna kaçırınca ve üstüne de okuldan aldığım cezâ o zamansız telefonla öğrenilince işler hepten kızıştı. Babam yüzüme attığı tokatla bendeki değişim rüzgârına ayak uyduramayacağını kesin ve benim için acılı bir dille anlatmış oldu. Hissettiğim o acı da bana yeniydi ve öğrendim ki farklılık bâzen acıtırmış.

O gece yatakta döndüm durdum. Sonra kalkıp pencereden yıldızları izlemeye koyuldum. Gökyüzünde olmak ne güzeldi kim bilir! Ben gökyüzünde olamazdım ama… gökyüzüne yakın olabilirdim! Çok sessiz olmalıydım. 

Merdivenlerden çıktım ve tavan arasına açılan kapıyı yavaşça açtım. Ay ve yıldızların ışığı odayı yeterince aydınlatıyordu. Tozluydu. Sâdece özenle dizilmiş fazla eşyâlar vardı bir köşede. Bir süre odayı boş boş süzmeye devâm ettim. Aklıma birden bir fikir geldi. Hani şu çizgi filmlerde başlarında ampul yanar ya… Mâdem kimse benim farklılık arayışıma saygı göstermiyordu; ben de onlarla yaşamak zorunda değildim. Önce ihtiyâcım olanları belirledim. Sonra ne zaman ve nasıl yapacağımı tasarladım. Yemek ve banyo ihtiyâcı için mutlaka buradan çıkmam gerekecekti. Eve giriş-çıkışları bilmeliydim. Yâni olan biten her şeyden haberim olmalıydı. Bir süre etrâfı inceledikten sonra küçük dostumun yuvasını fark ettim. Geçen yaz aramızdan ayrılan farecik, babamın tuzağına yakalanana dek özellikle mutfağımıza gerçekleştirdiği ziyâretlerle tanınıyordu. Her odada bıraktığı delikler şimdi benim kulaklarım olacaktı. Derin uykuda olan annemin nefes alıp verişini duyabiliyordum. Odama döndüm ve ben de aldığım kararın verdiği rahatlıkla annem gibi derin bir uykuya teslim oldum. Cezâlı olduğum için bir hafta boyunca evdeydim ve elimde kalem kâğıt sürekli not alarak gözlem yaptım. Daha ufak çapta farklı şeyler yaparak dikkat çekmemeye çalıştım. Elimden kâğıt ve kalemi düşürmediğimi gören annem ders çalıştığımı sanıyor ve memnuniyetini her fırsatta dile getiriyordu. 

Bir hafta bitti ve pazartesi sabahı okul için uyandırmaya gelen annem beni yatağımda bulamayınca banyoya baktı. Ardından mutfağa gitti. Oturma odasına da baktı. Bahçeye çıktı bana seslendi ve koşarak yatak odasına babamın yanına geldi. Telâşla uyandırdı onu ve benim yok olduğumu söyledi. Annemin aksine babam sâkindi. Annem hızla evden çıktı ve komşumuzla döndü. Ondan kardeşime göz kulak olmasını ricâ etti çünkü beni arayacaklardı. Gece annemin hıçkırık sesleriyle uyandım ve kulaklarımı yastıkla kapatıp uyumaya devâm ettim.

Tuvalet ihtiyacımı bulduğum eski teneke bir kovada gideriyor ve diğer birinde de temiz su bulunduruyordum. Herkes uykuya yenik düştükten sonra kirli kovayı temizliyor, su kovasını yine dolduruyordum. Banyo ihtiyacımı da belli aralıklarla böyle gideriyordum. Yemekle aram hiçbir zaman çok iyi olmamıştı zâten. Azar azar aşırdıklarımla yediğim bir öğün bana yetiyordu. Vâktimi; bulduğum eski dergi, gazete ve kitapları okuyarak geçiriyordum. İnanın okuldan daha çok şey öğrendim. Bulduğum bir anatomi kitabından öğrendiklerim özellikle on beşimi doldurduğum ilk günlerde başıma gelen bir olay konusunda soğukkanlı olmama yardımcı oldu. Çarpım tablosunu bile ezberledim. Kitapları karıştırırken birisinin arasından bir kâğıt düştü. Kâğıtta çok özenli bir el yazısıyla yazıyordu tablo. Özendim; ezberleyesim geldi ben de ezberledim. Birkaç şiir kitabının arasında da yine aynı el yazısıyla birkaç şiir buldum ve kendimce şiir denemeleri de yaptım. Henüz paylaşmıyorum…

Bu arada annem günlerce durmadan ağladı. İlk yılın sonunda artık ağlamayı bırakmıştı. Ev işlerini ve kardeşimle ilgilenmeyi de öyle… Babam da işi bırakmış ve beni aramak için evden ayrılmıştı. Beş yıl boyunca babam eve adım atmadı. Annemin telefon konuşmalarından anlıyordum ki beni şehir şehir arıyordu. Bir gün kardeşim eve yüzü gözü dağılmış hâlde geldi. Annemin dehşetle attığı çığlık hâlen kulaklarımda… Banyoya girdiler berâber. Annem söyleniyordu. Sonra kardeşimin ‘Umurunda mı?’ dediğini duydum. Anneme bir şeyler dank etmiş olacak ki evle ve kardeşimle tekrar ilgilenmeye başladı. Bir yandan çalışıp bir yandan beni arayan babama da telefonda anlattı olanları. Bir sabah onu çatının penceresinden çamaşırları asarken izliyordum. Yaşlanmıştı sanki. Birden yere yığıldı. Hiçbir şey yapmadan izlemeye devâm ettim. Yaklaşık on dakika sonra komşumuz fark etti ve oğluyla berâber oturma odasına taşıdılar. Doktor geldi, annem ayıldı ve doktorun da yardımıyla yatak odasına çıktılar. Doktor birkaç hastalık ihtimalinden söz etti ve şimdilik dinlenmesini istedi annemden. İki hafta sonra hastalığın seyrinden anneme kanser teşhisi kondu. Çok ilerlemişti. Babama telefon edildi ve âcil eve gelmesi istendi.

Babam dönüş yolunda kaza geçirip ölünce annemin durumu daha da ağırlaştı. Gece iniltileri evi geziyordu. Ben de bir gece yine tavan arasından çıktım ve gittim.

Yanıma bir şey almadım. Yalnız tavan arasında bulduğum birkaç eski elbiseden biri vardı üzerimde ve bir palto. Üç gün yalnız su içerek yürüdüm ve geldiğim yerde camında ‘Garson aranıyor’ yazan sâkin bir kafeden içeri girip işi istedim. İşyerinin sahibi olan yaşlı çift iyi insanlara benziyorlardı, öyle de çıktılar. İşi çabuk öğrendim. Kafede kalıyordum. Bayan Heart bana yeni, temiz giysiler verdi. Bay ve Bayan Heart ile geçirdiğim zaman beni farklı duygularla tanıştırdı. Sevmeyi ve özlemeyi öğrendim. Ailem için pişmanlık duymaya başladığımı anladım ve onların anısına bunları yazarak şehre gelip yayınlayacak birilerini aramaya koyuldum.”

– Evet, nasıl buldunuz Bay Chumoorut?

– Kaç yaşındayım demiştiniz küçük hanım?

– On sekizimi yeni doldurdum, efendim.

– Pekiyi, hikâyenizin doğruluğuna nasıl güvenebilirim.

– Yaşadığım kasaba ve aileme ait bilgiler size sunduğum dosyada yazılı. Okuduğunuz gibi annem bıraktığımda ölüm döşeğindeydi ve babamın mezarı ise Tanrı bilir nerede? İsterseniz araştırabilirsiniz ama bu haftalar hattâ aylar sürebilir ve benim bu kadar vâktim yok.

– Geri dönmeyi düşünmediniz mi hiç?

– Efendim?

– Bu kadar pişmanlık duyuyorsanız neden geri dönmediniz?

– Artık geç.

– Nasıl emin olabiliyorsunuz? Geç olmayabilir de.

– Benim için öyle ama.

– Bakın, küçük hanım burası rastgele uydurulmuş hikâyecikler yayınlatabileceğiniz küçük bir kasaba gazetesi değil. Biz koskoca ulusal bir gazeteyiz. Burada işler ciddi.

Derin bir nefes alıp sâkince cevap verdi:

– Siz bakın bayım, tam bir hafta süren sıkıcı bir tren yolculuğundan ve dört saatlik bir beklemeden sonra duman altı bir ofiste; ter kokan, aksi bir ihtiyarla muhatap oluyorum ve üstüne üstlük bir de bu itham dolu sözlere katlanmak zorunda kalıyorum. Eğer beğenmediyseniz şansımı başka bir yerde denemek bana uyar.

Tok bir kahkaha patlattıktan sonra:

– Tamam, tamam. Otur bakalım. Hikâye fena değil. Biraz fazla uçuk ama bir iki düzeltmeyle inandırıcı olamayacak bir yazıyla karşılaşmadım henüz.

– Gerçek bunlar… Bunları yaşadım ben!

– Yalancı!

– Ne!

– Yapma lütfen! Üf, otur hadi. Masum bir yüz, şaşırtan bir özgüven, iyi lâf yapan bir ağız ve işini bilen bir kalemin var. Nerede görse tanır bu pis kokan aksi ihtiyar; Sen bir yalancısın! Kendin yazmışsın bunu. Kendin yaşamışsın bir kere. Gerçekte kaç yaşındasın?

– Yirmi üç.

– Hiç fenâ değil. On sekiz olduğuna inanabilirdim ettiğin büyük laflar olmasaydı. Neyse… Eğitilmeye açıksın; zekisin de.

– Yâni?

– Yânisi, işe alındın. Yukarıya çık ve sağdan ikinci kapıdan girip benim gönderdiğimi söyle.

– Çok teşekkür ederim, Bay Chumoorut. Sizi mahcûp etmeyeceğim, inanın bana!

– Etmeyeceğini biliyorum; ama sana aslâ inanmam!